|
Stratejik Ortaklık Öncesi
Neredeyse bir haftadır "dost, müttefik ve stratejik ortak" Amerika konusunda tarihi bilgiler vermeye ve kamuoyunca pek fazla bilinmeyen gerçekleri açıklamaya çalışıyorum. Örneğin: Bunlardan biri de, 1780-1800 yıllarına değin Amerika'nın Osmanlı devletine; Gemilerinin başta Akdeniz olmak üzere bazı okyanus ve denizlerde seyrüsefer edebilmek için vergi ödemesidir. Daha sonra da, ABD ile Osmanlı'nın tarihi seyrini karşılaştırmalı olarak verdim. Ama, şimdiki olay bam başka. Mevcut hükümete örnek olacak cinsten. Bunun başkaca bir nedeni de "Nisyan" (unutmak) ile malul hafızamızı diriltmek, ABD ile ilgili tarihi ve güncel gerçekleri, senaryoları hatırlatmak ve "Milli Hafıza" mızın canlanmasına olabildiğince katkıda bulunmaktır. Burada esas maksat şudur: Güçlü, onurlu ve sorumlu, adalete saygılı ve istikrarlı-kararlı "hukuk devletleri" için, uluslar arası ilişkilerde geçerli tek kural (tekerrürü önlemek, dikkatli olmak, ders ve ibret almak bakımından) mütekabiliyet; Süiniyet (misilleme) halinde ise, "mukabele-i bilmisil" dir. Eskilerin Hukuk-u Düvel dedikleri evrensel hukukun temel ilkesi budur. Bu nedenle de, başta siyasetçiler olmak üzere, devlet yönetiminden sorumlu bütün kadrolar mutlaka çok iyi tarih bilmek zorundadır. Şu mutlak bir hakikattir ki, tarihi bilmeyenden ne siyasetçi, ne maliyeci ve ne de (ASLA) hariciyeci/diplomat olmaz. Olamaz. Olursa da, işte şu son 47 yılda görüldüğü gibi olur. Bu konu üzerinde çalışırken Bursalı Kore Gazisi Ramazan Kemerdere'nin anılarına rastladım. Sonra, Kore Gazisi yakın ve aziz dostum Mehmet Ali Nogay ile bir mülâkat yaptım. Kendisinden çok değerli bilgi ve belgeler içeren CD'ler aldım. Konuyu tam yazıya dökerken de Trabzon'dan Ö. F. Demirkır'ın bir seçimine rastladım. Böylece, ele aldığım olay belgelere bağlanmış ve doğrulanmış oldu. Şimdi sizlere naklediyorum: 50 yıllık Kore savaşın büyük sırrı, Bursa'lı Kore gazisi Ramazan Kemerdere'nin anıları, Kore Gazisi Mehmet Ali Nogay'ın anlattıkları ve Ömer Faruk Demirkır'ın tespitleri ile 50 yıldır 'gizli' tutulan bir olay ortaya çıktı. BİR HATIRLATMA Süleymaniye'de yaşanan alçakça, kin ve nefret ifade eden, açık tehdit niteliğindeki menfur 'çuval' olayı hafızalardaki yerini halen koruyor. Bölgede görevli askerlerimizi hile ve desise ile tutuklayıp başına çuval geçiren ABD askerlerinin bu tutumu üzüntü ve infial yaratmıştı. Daha sonra Jandarma Kurmay Albay Aziz Ergen'in 19 Mayıs 2003 günü, görevde olduğu Şırnak Uludere'de; PKK'lılar ve peşmergelerin başındaki ABD'li Albay Martin Rollinson'a verdiği ders, millet için teselliye vesile oldu ve ordunun şerefini kurtardı. İLK KEZ AÇIKLANIYOR Oysa, iki dost kuvvet arasında geçen bu olay bir ilk değildi, muhtemel ki son olay da olmayacaktır. Kuzey Kore ve Çin ordularına karşı Kore'de omuz omuza çarpışan Türk ve ABD askerleri arasında da dramatik olaylar yaşanmıştı. Bu makale ve makalemizin dayandığı nakiller ve hatıralarla bir 'gizli gerçek' daha ortaya çıkıyor. "Yıl 1952… Kumkale Cephesi'nin doğusunda görevlendirilen Türk birliği Koreliler tarafından çembere alınıyor. Cephe yakınında bulunan Amerikan birliğinden yardım bekleniyor ama onlar yardıma koşmak yerine, geri çekiliyor. 400'e yakın şehit veren Mehmetçik, ağır zayiata rağmen çemberi yarmayı başarıyor. TANIKLAR ANLATIYOR "Durumdan ABD'lileri sorumlu tuttuk. Aynı gece biri rütbeli üç Türk askeri ABD bölgesine girdi, subayların bulunduğu çadırı lav silahıyla yaktı. Çıkıp kaçmaya çalışan 3 Amerikalı subay da kurşuna dizildi. Amerikan askeri mahkemesi idam cezası verdi ama uygulayamadı. Bu olay da hep gizli tutuldu." Anlatılan olaylar çok dramatik, üstelik kamuoyunda hiç bilinmiyor. Çünkü Türk tarafı da, Amerikan tarafı da gizli tutmayı tercih etmiş. Her ne kadar askeri mahkeme kurulup, sorumlular hakkında idam cezası verilmiş olsa da, bu ceza uygulanmış değil. Aşağıda anlatılacak dramatik olay gerçek, savaş koşullarında yaşanmış ve hakkında resmi işlem yapılmış, belgelere de 'gizli' kaydıyla ve 'savaş gerekliliği içerisinde yapılmış bir hareket' diye not düşülmüş. Ancak, Kore Savaşı sırasında Türk birliğine yardımdan kaçınan 3 Amerikalı subayın, biri binbaşı rütbesinde diğerleri rütbesiz üç Türk askeri tarafından kurşuna dizildiğini anlatan Gazi Ramazan Kemerdere'nin rütbesiz asker olması nedeniyle, ABD ve Türk genelkurmayları ile askeri birliklerin daha üst kademelerinde gelişen olaylara ilişkin detaylı bilgisi yok. O DA İLK BİRLİKTEYDİ Gazi Ramazan Kemerdere ve Mehmet Ali Nogay'ın anlattıkları aynı: "1951 yılında acemi eğitimini Susurluk'ta yaparken Kore'ye gönderilecek birliğe seçildim. Kore'deki zor şartlara alışmak için Gelibolu'da 3 ay süreli savaş eğitimi aldıktan sonra İskenderun'dan ABD bandıralı savaş gemisiyle 26 gün süren yolculuğun ardından Seul Limanı'na indik. Bir gece burada kaldıktan sonra ertesi gün yaklaşık 1.500 Türk askerinden oluşan birliğimizi trene bindirip 20 saat süren yolculuğun ardından Kumkale yakınlarındaki Elmalı cephesine götürdüler. Burada 10 gün kadar kullanacağımız silahlar ve bölge hakkında bilgi verildi rehberler eşliğinde. Türk birliği artık cephedeki yerlerini almak için son hazırlarını yaparken Tugay Komutanı Tuğgeneral Tahsin Yazıcı, Albay Nuri Pamir ve Yüzbaşı Nazım Dündar'dan oluşan askeri Türk heyetinin denetlemeye geleceği söylendi. Kore'ye gelen ilk Türk birliği olduğumuzdan, bölgeyi ve araziyi tanımadığımız için bize ABD'li subaylar eşlik ediyordu. İki gün sonra söylendiği gibi heyet, bulunduğumuz Elmalı cephesine geldi." KOMUTANIMIZ ŞEHİT DÜŞTÜ "Hepimiz 'hazırol'da komutanlarımızı selamlamak için bekliyorduk. Bu arada Kızıl Çin ordusunun taarruzu hemen yakınımızda devam ediyordu. İşte tam bu sırada, Çinliler'in attığı bir havan mermisi, hepimizin gözü önünde Albay Nuri Pamir'e isabet etti. Albayımız oracıkta şehit oldu. Bu manzara karşısında pek çok arkadaşımız, sinir krizleri geçirdi. Her şey rüya gibiydi. Daha henüz mevzilerimizdeki yerimizi bile almadan bu durumla karşılaşmamız hepimizi dehşete düşürmüştü. Bir kaç günlük şoktan sonra bölgeye gelen diğer Türk subaylarının talimatları doğrultusunda, taarruza devam ettik. Komutanımızın şehit oluş anı her gün gözümün önüne geliyordu." 'AMERİKALILAR YARDIM ETMEDİ' "Yaklaşık 3 ay sonra Güney Kore'ye gelen ikinci Türk kafilesiyle Kumkale cephesinin doğusunda buluşarak, 4 bin 500 Türk askeri mevcuduna ulaştık. ABD'li askeri yetkililerin, bize gösterdiği bölgede savaşı sürdürüyorduk. O gece müthiş bir kar yağmıştı. Mevzide nöbet beklerken, donmamak için birbirimizi sırtımızda kısa mesafeli taşıyıp, ısınmaya, hayatta kalmaya çalışıyorduk. İşte o gece nasıl olduğunu anlayamadan, yaklaşık 10 bin Kuzey Koreli asker, Türk askeri birliğinin bulunduğu bölgeyi çembere alıp üzerimize saldırdı. Bir anda neye uğradığımızı şaşırdık. **************************************************- ********************* STRATEJİK ORTAKLIK ÖNCESİ (2) Düşman birliklerinin çemberi içinde kalan 4 bin 500 Türk askerinin bu durumunu gören karşı tepedeki ABD birliği, bize yardıma gelecekleri yerde geri çekildi . 10 bin Kuzey Koreli askerin saldırısında 6 saat süren çatışmadan ne yazık ki, 400 şehit, 900 yaralı ve 350 esir vererek ateş çemberini yarmayı başardık." ÖFKEMİZE YENİK DÜŞTÜK "Eğer Amerikan askerleri geri çekilmeyip bize yardım etselerdi, muhtemelen bu kadar çok şehit vermeyecektik. Bu nedenle, 400 civarında şehit vermemizden Amerikalıları sorumlu tuttuk. O günün şartlarında, çok kızgındık. Bugünden geriye bakıldığında hiç doğru bir iş değil ama orada, o günlerde işte bu acı olay yaşandı. Birlikteki herkes kayıplardan Amerikalıları sorumlu tutuyor, ceza vermek konuşuluyordu. Aynı gece üç Türk askeri bizim cephenin yakınındaki ABD'lilerin bulunduğu bölgeye girdi, subayların bulunduğu çadırı lav silahıyla yaktı. İçerideki 3 Amerikalı da alevlerin arasından çıkarak kaçmaya çalıştı. Fakat kaçışa müsaade edilmedi. 3'ü birden kurşuna dizildi. Çünkü orada bulunan bizler Güney Kore'de Amerikalılarla omuz omuza, canımız pahasına savaşıyorduk ama bu subaylar bizi göz göre göre ölüme terk etme emrini vermişti. 400 askerimiz şehit olmuştu." ASKERİ MAHKEMEYE İNTİKAL ETTİ "Bu olaydan hemen sonra ABD'li askeri yetkililer mahkeme oluşturdu. Olaydan sorumlu tutulan, benim de aralarında bulunduğum üç askere 'idam' cezası verdiler. Türk Tugayı, bizi Amerikalılara teslim etmemekte direndi. Çünkü teslim ederse, çıkacak ceza peşinen belliydi, hemen de uygulanırdı. Durum Türkiye'ye, dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Türk hükümetine bildirildi." ANKARA'DAN GELEN TARİHİ YAZI "Tabii bu gelişmeler sırasında bizlere Kore'deki Türk birliğimizin başındaki üst düzey komutanlarımız destek oluyorlardı. Türkiye'den beklediğimiz cevap bir ay sonra geldi. Bize verilen bilgiye göre, Türk ve Amerikan dışişleri bakanlarının da imzasının bulunduğu evrakta; 'Türk askeri kanunlarına göre cephede savaştan kaçan kişilerin ölüm cezasına çarptırıldığı' bildiriliyormuş. Amerikalı subayların durumu da bu tanıma uygunmuş. Bu yazı bizim için kurtarıcı rol oynadı. ABD'li askeri yetkililerölüm cezasını uygulayamadılar. 11 ay kaldığımız Kore'den apar topar Türkiye'ye çağrıldık. Bize köyünüzden dışarı çıkmayın, kimseye bir şey anlatmayın dediler. Özellikle Ramazan Kemerdere hatıratında sonrası için şöyle diyor: "Ana Vatana döndükten sonra ne köyden çıktım, ne iş yapabildim ne de kimseye anlatabildim.. Adresim belli olmasın diye oy bile kullanmadım ilk birkaç seçimde.. Aradan tam 50 yıldan fazla geçmesine rağmen, bu olayı halen unutamıyorum." KISSADAN HİSSE Dönem itibarıyla hükümet eden Demokrat Partinin kurucu Genel Başkanı ve Atatürk' ün "Galip Hocası" Celâl Bayar ve Demokrasi Şehidi merhum Adnan Menderes Hükümeti'nin Amerikalılara verdiği cevaba bakın : "Türk askeri kanunlarına göre cephede savaştan kaçan kişiler ölüm cezasına çarptırılır" Bu cevaba göre, Türk birliğinin yardımına koşmaktansa, korkup kaçan Amerikan ordusunun bütün er, erbaş ve subaylarının "ölüm cezasına" çarptırılması gereği ifade olunmaktadır. Bu, Türk milletinin gücünü, dönem hükümetinin basiret, cesaret ve vatanseverliğinin onurlu bir belgesidir. Tıpkı, Cemiyet-i Akvam'ın (BM'den önceki Milletler Cemiyeti) kuruluş bildirimine mukabil Atatürk verdiği cevap gibi... "Bu muahede, mazlum milletler aleyhine hükümleri havi bulunmaktadır. Ekte teklif olunduğu tarzda tashihi halinde TC'nin hususan daveti halinde icabet düşünülebilir..." Türkiye Cumhuriyeti, işte bu akaid üzre kurulmuştur. Milletin güç ve iradesini yanında hissetmeksizin, millet ve devlet aleyhine zafiyet izhar edenler; Milletin yöneticisi olmaya lâyık değildirler. Bunlar, meşru da olamazlar. Meşru hükümetler; Türk İnkılâbını şiar edinerek, kurucu unsurun mutabakatı ve TC'nin kurucusu Mustafa Kemâl Atatürk'ün dediği gibi: "Türkçe Düşünen, Türkçe Konuşan ve Türkçe Yaşayan" , "Namuslu, Dürüst, İlkeli, Onurlu ve Sorumlu" vatandaşlardan mürekkep olmak zorunda ve durumundadır. Dahası; Osmanlı bakiyesi TC'nin her yöneticisinin: "Türk Milletinin Kıblesi Kâbe; Kalbi, bütün Cihanı Saran Türk Dünyası ve Türk Sevdası ile dolu olmak zorundadır" İlke budur. İşte size çok özgün bir örnek daha: ŞİMDİ DAHA KARARLI VE İSTİKRARLI OLMAK GEREK "1933 yılı 29 Ekim gecesi, herkes Cumhuriyet'in 10. yılını kutluyor. Atatürk o sırada Türk Ocağı'nda yabancı diplomatlara yemek veriyor, davetliler gecenin ilerleyen saatlerinde birer ikişer dağılırlar, Atatürk yakın arkadaşları Salih Bozok, Kılıç Ali, Nuri Conker'i kast ederek "Bizimkiler nerede ?" diye sorar, Tevfik Rüştü Aras (Atatürk'ün dışişleri bakanı) Ziraat Bankası salonundaki baloda olduklarını söyler. Hep beraber Ziraat Bankası'nın balo salonuna giderler. İçerisi tıklım tıklımdır, Atatürk gelince herkes alkışlar, "Yaşa Gazi Paşam" şeklinde tezahürat yapar. Atatürk halkıyla sohbet etmeyi çok sevdiği için sandalye ve masa ister ki isteyenler ona sorularına sorabilsinler. Soru sormak için gelen kişilerden biri Zeki isimli 25 yaşlarında bir doktordur. Şunu sorar; "-Gazi paşam! Saltanatı kaldırdık, hilafeti meclisin manevi şahsiyetinin içine aldık; bunlar yapılana kadar bir milletin ideali olabilirler. fakat, yapıldıktan sonra yeni bir düzen kurulur ve işler... Onun iyi işlemesi, kötü işlemesi, ideal değildir, iyi işlemesini sağlamaya mecburuz ! Yaptığımız öteki devrimler de yapıldığı an ideal olmaktan çıkar. Artık ideallerimiz, yaşadığımız gerçekler haline dönüşmüştür. iyi ya da kötü sonuç vermesi bizim sorumluluğumuzun sonuçlarını belirler. Ama bir de Milletlerin babadan-oğula sıçrayan uzun vadeli idealleri vardır. Siz bize böyle bir ideal aşılamadınız ! Yahut benim bundan haberim yok ! Bunu bize açıklar mısınız Gazi Hazretleri?" Atatürk bu soruya şöyle cevap verir; "Bunlar vicdanımıza yazılmış gerçeklerdir; konuşulmaz, yaşanır ! Elbet bu milletin bir ülküsü olacaktır ama bu ülküler devletler tarafından açıklanmaz; Millet tarafından yaşanır ! Nasıl, bakarken gözlerimizi görmüyor, onunla herşeyi görüyorsak, Ülkü de onun gibi, farkında olmadan vicdanlarımızda yaşar ve herşeyi ona göre yaparız... Ben Devlet Başkanıyım! Sorumluluklarım vardır! Bu sorumluluklarım altında konuşamam! Bu konuda genç arkadaşlarımla ayrıca konuşacağım." Sonra Atatürk halkın Cumhuriyet bayramını tekrar kutlar ve Dr. Zeki'yi yanına alarak Genel Müdür'ün odasına çıkar. Atatürk'ün arkasında duvarda bir Türkiye haritası vardır. Karşısında oturan Dr. Zeki'ye : -Benim arkamdaki haritayı görüyor musun ? -Evet Paşam. -O haritada Türkiye'nin üstüne abanmış bir blok var, Onu da görüyor musun ? -Evet, görüyorum Paşa Hazretleri Hah. İşte o ağırlık benim omuzlarım üstündedir. Omuzlarım üstünde olduğu için, Ben Konuşamam! Düşün bir kere.. Osmanlı imparatorluğu ne oldu ? Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ne oldu ? Daha dün bunlar vardılar.. Dünyaya hükmediyorlardı ! Avrupa'yı ürküten Almanya'dan bugün ne kaldı ?.. Demek hiçbir şey sür-git değildir ! Bugün ölümsüz gibi görünen nice güçlerden, ileride belki pek az birşey kalacaktır. Devletler ve Milletler, bu idrakin içine olmalıdırlar. Bugün Sovyetler Rusya dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir.. Devlet olarak bu dostluğa ihtiyacımız var ! Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir! Bugün elinde sımsıkı tuttuğu Milletler, avuçlarından sıyrılabilirler.. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir !. İşte o zaman Türkiye, ne yapacağını bilmelidir ! Bizim bu dostumuzun yönetiminde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onları arkalamaya hazır olmalıyız! "Hazır olmak" yalnız o günü susup beklemek değildir, "hazırlanmak lazımdır". Milletler, buna nasıl hazırlanırlar? Manevi köprülerini sağlam tutarak ! Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür ! Bugün biz , bu toplumlardan dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz!. Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur !. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz; Bizim, onlara yaklaşmamız gerekli... Tarih bağı kurmamız lazım.. Folklor bağı kurmamız lazım .. Dil bağı kurmamız lazım.. Bunları kim yapacak ? Elbette Biz.. Nasıl yapacağız ?. İşte görüyorsunuz , "Dil Encümenleri" , "Tarih Encümenleri" kuruluyor. Dilimizi, onun diline yaklaştırmaya, tarihimizi ortak payda haline getirmeye çalışıyoruz. Böylece, birbirimizi daha kolay anlar hale geleceğiz. Bir sevgi parlayacak aramızda, tıpkı bir vücut gibi, kaderde ve mutlulukta birbirimizi duyacağız ve arayacağız. Ortak bir dil amaçladığımız gibi, ortak bir tarih öğretimiz olması gerekli.. Ortak bir mazimiz var, bu maziyi, bilincimize taşımamız lazım. Bu sebeple okullarda okuttuğumuz tarihi Orta Asya'dan başlattık ! Bizim çocuklarımız, orada yaşayanları bilmelidirler. Orada yaşayanlar da bizi bilmeli.. İşte bunu sağlamak için de "Türkiyat Enstitüsü"nü kurduk. Kültürlerimizi, bütünleştirmeye çalışıyoruz! Ama bunlar, açıktan yapılmaz! Adı konarak yapılacak işlerden değildir. Yanlış anlaşılabildiği gibi, savaşlara da sebep olabilir. Bunlar, Devletlerin ve Milletlerin derin düşünceleridir. İşitiyorum: Benim dil ve tarih ile uğraştığımı gören kısa düşünceli bazı vatandaşlarımız; "Paşanın işi yok! Dil ile Tarih ile uğraşmaya başladı" diyorlarmış. Yağma yok !. Benim işim başımdan aşkın. Ben bugün çağdaş bir Türkiye kurmaya ne kadar çalışıyorsam, yarının Türkiye'sinin temellerini de atmaya o kadar dikkat ediyorum. Bu yaptıklarımız, hiçbir millete düşmanlık değildir. Barıştan yanayız, barıştan yana kalacağız! Ama durmadan değişen dünyada, yarının muhtemel dengeleri için hazır olacağız. Bunları sana, akıllı bir genç olduğun için söylüyorum. Açıktan söylemiyorum, kulağına söylüyorum.. Sen bil, gerekçesini kimseye söylemeden böyle davran, çevrenin de böyle davranması için gerekeni yap ! İdealler konuşulmaz, yaşanır ! İşte senin sorunun karşılığını da böylece vermiş oldum! Gece ilerlemişti. Atatürk arkadaşları ile birlikte, bulvara çıktığı zaman, taze bir sabah Ankara göklerinde ışımaya başlamıştı. Mustafa Nevruz Sınacı www.acikistihbarat.com
Yorumlar
| ||||||||
