ÖYKÜLER // EDEBİYATHAYAT

sahingocer // ÖYKÜLER
Elif Ana

Elif Ana

İki dayıoğlu, Kubilay ve ben, üniversitede okumaya geldik. İstanbul'a. Başımızda Elif Anamız...

Ortaköy'de Portakal Yokuşu'nda, iki katlı ahşap bir evin alt katında oturuyoruz. Üstümüzde yeni evli, çocuksuz bir aile var. Buraya bizi dayım yerleştirdi.

Elif Ana; uzun boylu, iri kemikli, koyu esmer, erkek görünüşlü bir kadın... Yetmiş yaşlarında olmasına karşın, oldukça sağlıklı, dinç yapılı. Gençliğinde; elde çifte, tek başına koca çiftliği beklemiş. Çocuklara kızınca, kaşlarını çatıp şöyle bir bakması yeterdi.

İlk günler Elif Ana, evin içinde eşyalarla, mutfakla oyalandı. Örgü ördü, çamaşır yıkadı; kendi kendine oyalandı. Akşamları okul dönüşünde, onu pencere önünde bulduk. Konuşmalarından, davranışlarından, ayrıca yüz çizgilerinden, el kol devinimlerinden bile, Elif Ana'nın bu ortamdan sıkıldığını, konuşacak bir dost, bir arkadaş aradığını anlıyorduk. Bizimle yaptığı konuşmalar ona yetmiyordu. Aslında, derslerimiz nedeniyle biz, onu fazla da dinleyemiyorduk. O zamanlar evde radyo yok, televizyon yok... Elif Ana'nın okuma yazması da yok ki, oyalanmak için kitap okusun. Ayrıca, biz onun çağdaşı değiliz; cinsiyetlerimiz, işimiz, uğraşımız, her şeyimiz ondan ayrı...

Bir zaman sonra, akşam dönüşlerinde Elif Ana'yı evin eşiğinde oturur bulduk. Belli ki, artık, pencereden dışarıyı seyretmek, bizim yolumuzu gözlemek, ona yetmiyordu. O, her şeyden önce bahçede, tarlada dolaşmaya, çalışmaya alışmış bir toprak insanıydı. Ayağını toprağa basmalıydı. Nâzım'ın dediği gibi; Elif Anamız: "Topraktan öğrenip, kitapsız bilenlerdendi.

Elif Ana, bir hafta sonu, dördümüzü de karşısına oturttu. "Çocuklar! Ders çalışmak, aranızda şakalaşmak, gülüşmek iyi, güzel. Ama, biraz da beni düşünün. Böyle giderse, sıkıntıdan patlayacağım. İstanbul'a geldiğimiz ilk günlerde, burayı bir şey sanmıştım. İstanbul'da şu Ortaköy'den başka bir yeri görmedim. Burayı da yalnızca pencereden görüyorum. Şu sokaktan sabahtan akşama değin yüzlerce kadın, kız, gelin geçiyor; ama, bir Allah'ın kulu da, şu teyzeye bir selâm vereyim demiyor. Burada ev çok, sokak çok, araba çok, insan desen kıyamet gibi.  Ama insanlık zayıf. Üstümüzdeki kiracı gelin bile, bir sözünü, selâmını esirgiyor. İnsan dediğin burnu büyük olmamalı; insanoğlu insan, alçakgönüllü olmalı. Konusuna komşusuna ilgi göstermeli" dedi.

Elif Ana, yerden göğe değin haklıydı. Bunun üzerine, ertesi gün Elif Ana'yı İstanbul'da gezdirmeye karar verdik. Elif Ana, bizi sabahleyin erkenden kaldırdı. Yola düştüğümüzde, sevinçli olduğu her halinden belliydi. O gün Sultanahmet'i, Topkapı'yı gezdik; Gülhane Parkı'nda da oturup dinledik. Başka bir gün de Boğaz'ı, Emirgân'ı dolaştık. Elif Ana, gördüğü yerlere hayran kaldı. "Meğerse, İstanbul dünya cenneti imiş. İstanbul çok görkemli, büyük şehirmiş; ama padişahlar bütün masrafı İstanbul'a yapmışlar. Bir de 'yedi iklim, dört köşe burada toplanmış' dedi.

Bu gezme dönüşlerinde Elif Ana, gözü gönlü dolmuş ve neşeli oluyordu. Ancak, eski yaşam biçimine, eski havaya dönünce, Elif Ana, yine içe kapalı, yine mutsuzdu. Sık sık gezmeye de, ne zamanımız yeterdi, ne paramız.

Bir akşam dönüşünde', Elif Ana'yı evde bulamadık. Bu, hiç alışmadığımız bir durumdu. Meraklandık ve aramaya başladık. Hava kararmak üzereyken, elinde uzun bir çubuk, sallana sallana geldi.

"Hayrola Elif Ana! Neredeydin?" diye sorunca, "Şu tepedeki kırdan geliyorum. Ayaklarımı toprağa, çimene bastım. Biraz rahatladım" dedi.

O akşam Elif Ana'nın neşesi yerindeydi. Bizim de derslerimiz yok olmalı ki, aramızda söyleşiyorduk. Söz, döndü dolaştı memlekete yöneldi. Belli ki, bizde sıla özlemi başlamıştı. Memleketi, çocukluğumuzu, bahçeleri, meyveleri, yaylamızı, Çukurova'yı konuşuyor; söyleşiyi uzattıkça uzatıyorduk. Bazen, konuşmalarımıza Elif Ana da katılıyordu.

Bir ara baktık ki, Elif Ana, konuşmaya hepimizden istekli görünüyor. Anladık ki o, memleketi hepimizden çok özlemiş... Artık, biz konuşmayı bıraktık; o konuşsun, biz dinleyelim dedik. Elif Ana da coştu; haftalardır suskunluğunu, içine kapanmayı bir yana bıraktı. Konuştu da konuştu. Bize Çukurova'nın geçmişini, Fransız işgalini; Karacaoğlan'ı, Dadaloğlu'nu, Kozanoğlu'nu, İlbeylioğlu'nu anlattı. Konuşması bittiğinde gün işiyordu.

Meğer, neler bilirmiş bizim Elif Ana'mız. O konuşurken sanki ağzının içine bakıyorduk. Masal dinleyen çocuklara dönmüştük. Belki bu gece, Elif Ana, bize bir yıllık konuşmasını yapmış; kendisi de iyice rahatlamıştı. Bu hali, bakışlarından belliydi.

Bu dinginlik, Elif Ana'yı bir süre daha idare etti. Ama Elif Ana, memlekette komşu gezmeye, dostluğa, arkadaşlığa alışkındı. Sözü sohbeti dinlenen bir kadındı. Okuryazar değildi, ama görgülü, sağduyulu bir insandı. Yardımlaşmadan, imeceden gelmişti. Hatırı sayılır, sözü dinlenirdi.

İşte bunun için, komşuların ilgisizliği, vurdumduymazlığı, onun gücüne gidiyordu.

Bir hafta sonu, evde oturuyoruz. Akşamüstü. Elif Ana, yine pencerede... Aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya insanlar gelip gitmekte. Yine herkes kendi havasında. İnsanların kimseye ayıracak vakti yok.

Elif Ana, aniden, hışım gibi ayağa kalktı ve o hızla sokağa çıktı. Biz de merak ve heyecanla, pencereden onu izliyoruz. Elif Ana'nın önüne durmamız, haddimize düşmemiş... Az sonra, Elif Ana öfkeyle sokağın ortasına dikildi. Aşağıdan gelen bir grup kadına doğru yürüdü. Tam önlerine gelince, o heybetli yapısıyla ellerini havaya kaldırdı. Bunu gören kadınlar, korkarak birkaç adım gerilediler. Elif Ana, heybetli görünüşüne yakışan o gür sesiyle konuşmaya başladı:

"Bire anam bacım! Siz ne biçim avratsınız. Siz ne biçim komşusunuz! Böyle komşuluk, böyle insanlık mı olur! Şuraya geleli aylar oluyor; bu evin önünden her gün gelip geçersiniz. Ama içinizden biri olsun, bu güne değin bir Allah'ın selâmını vermedi. Şu evde bir yaşlı teyze, bir garip var demediniz. Herkes, tosbağa gibi kabuğuna çekilmiş. Bu ne biçim yaşama? Şu sokak, sabahtan akşama kadar insanla dolup taşar. Dolup taşar ya, insanlar hep kendi âleminde. Birbiriyle selâmlaşanı, hal hatır soranı görmedim desem, yalan olmaz. Sabahtan akşama, akşamdan sabaha hep koşturmaca. N'olacak sizin haliniz, n'olacak bu yaşlı teyzenin hali... Biraz, çevrenize bakın; selâm verip selâm alın, insan olduğunuzu hatırlayın. Batsın bu İstanbul'un diriliği, batsın selâmsız sabahsız, arkadaşsız dostsuz yaşama. Komşu komşunun halını sormayınca, derdine, sevincine ortak olmayınca, yardımlaşma, sıra saygı olmayınca, yüz yıl yaşasan neye yarar" dedi.

Bunun üzerine, kadınlardan birkaçı orada kalarak, Elif Ana'yla konuşmaya başladılar. Öbürleri ise, bir fırsatını bulup uzaklaştılar.

Aradan birkaç gün geçmişti. Bir akşam üstü, arkadaşlarla eve geliyoruz. Tam yokuşu çıkarken bir de ne görelim:

Elif Ana ile bir grup kadın, evimizin karşısındaki bir ağacın altında halkalanmış oturuyorlar. Elif Ana üst başta, kadınlar karşısında çevrelenmiş; habire konuşuyorlar.

Elif Ana, o günden sonra komşuların ilgi odağı oldu. Aralarında dostluk bağları oluştu. Selâm verip almalar, hal hatır sormalar, dertleşmeler, yardımlaşmalar başladı. Kısacası: Portakal Yokuşu'na dostlukla birlikte yeni yaşam da gelmişti.

Elif Ana; artık kendini gurbette ve yalnız duyumsamıyor; mutluluğu her davranışından  belli oluyordu.

Ercan Özgür



devamı ..

yorum ( 0 )
22.07.2008 00:35:17
Kategori: ÖYKÜLER